NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR, AHMETLER, HÜSEYİNLER, HASANLAR…

Biraz bıktırıcı olsa da, "nerede o eski..." diye başlayan cümleleri günün her anında duymamız oldukça olasıdır. Bu, çoğunlukla bir serzeniş cümlesidir. Mesela, trafiğin keşmekeşliğinden dem vurmak için "nerede o eski şoförler..." diye başlar ve bir şekilde sonlandırırız. Aslında serzenişimiz trafikten değil, insandan ötürüdür. Bir Ramazan ayını daha "derunundan" ortaladık. Şahsen içselleştirdiğim için özüyle idrak ettiğimi söyleyebilirim. Her şeyi tam anlamıyla yerine getirdiğimi söylemem mümkün değil elbette. Ancak atmosferin büyüsüne kapılmak, Ramazan ayını içselleştirmek için yeterlidir kanaatindeyim. Her koyunun kendi bacağından asılacağını biliyorum. Tuttuğum orucun benim nefsimi terbiye ettiğini biliyorum. Peki ya içine hapsolduğumuz toplumun nefsi ne durumda?
İftar yaklaştıkça bu soruya olumsuz cevaplar buluyorum, iftardan sonra yanıtlarımın niteliğinde sözle ölçülür nitelikte şaşmalar ve sapmalar oluyor. İftardan önce "nerede o eski Ramazanlar!", iftardan sonra farklı bir anlama bürünüyor. Kimseden şikâyetim yok; sakın yanlış anlaşılmasın: Sadece usul usul tefekkür halindeyim… Bulunduğum noktadan şöyle bir nefes alıp kafamı kaldırınca, aslında özüyle idrak etmenin içsel dertleşmesini yaşadığımı görüyorum. Bir bardak çayın ardından taşlar yerine oturuyor; sen artı sen eşittir biz oluyor, ben artı sen eşittir biz oluyor ama ben artı ben hiçbir zaman bize eşit olmuyor. Bu nedenle "Nerede o eski Ramazanlar..." eşitsizliğini denkleştirmek için tek başına yapılan matematiksel işlemler çözüm olmuyor. O yüzden "Nerede o eski Ramazanlar, Ahmetler, Hüseyinler, Hasanlar..." Maskülen bir bedenden seslendiğim için böyle… Yoksa Ayşeler, Fatmalar, Haticeler için de algımızda sonsuz yer mevcut.
Engince